GELENEK VE GÖRENEKLER

GELENEK VE GÖRENEKLER

Türkiye’nin ekonomik, sosyal, kültürel olarak en gelişmiş bölgesi olan Marmara Bölgesi’nin, Asya ile Avrupa’yı birbirine bağlayan yapısı ve geçiş bölgesinde yer alması her anlamda farklı özelliklere sahip olmasında temel faktördür. Marmara Bölgesi’nin en özel şehirlerinden biri olan Balıkesir, bölgenin kültür özelliklerini potasında eritmiştir.



Balıkesir’in konumundan dolayı farklı kültürel öğeler taşımaktadır.  Bu kültürlerin modernizasyon karşısında yok olmasını engellemek, bu değerleri gelecek nesillere geçirebilmek ve aktarım yapmak ve bu kültürü korumak her bireyin görevidir.  Bir ulusun, bir bölgenin, bir kentin kimliği kolay oluşmamıştır. Bu kimlik zamanla insan üzerinde evrimleşerek oluşmuş bir dokudur. Bu doku içersinde gelenek, görenek, adetler ve folkloru o bölgenin kendine has yapısını oluşturur. Muhakkak ki adetler, her yerde bir değildir. Her vilayet, kaza ve hatta iki evli bir köy, bir obada bile değişmektedir. Bir muhit içerisindeki bu değişiklik teferruattan ibaret kalır, esas yine birdir. [1] Bu esası gözeterek ayrıntılara takılmadan Balıkesir çevresinde gelenek görenekleri mozaiğin parçalarını korumak tahrip etmemek ve aslını incelemek, anlamak ve aktarmak gerekir. Bu adetlerimiz doğumdan ölüme şöyle sıralanabilir:

 

Doğum Adetleri

 

’’Çocuk ailenin aynası değil aynısıdır.’’ Çocuk gelecek nesil demek ailenin, toplumun, devletin, kültürün devamı demektir. Türk toplumunun en küçük yapı birimi olan oğuş-aile, çocukla tutunur dünyaya, geleceğe, çocuk umuttur,  ailenin yeniden dirilişidir. Ailenin bacasını tüttürendir. Türk toplumunda tek çocuğa ya da en küçük çocuğa “od tigin - ateş çocuğu" denmiştir o çocuk ailenin bacasını tüttürendir. Ailenin devamını sağlayan doğum olayından sonra ailenin tanıdıkları komşuları tarafından göz aydını olarak süt, yemek ve tatlı ikram ederler. Bunlar arasında süt tatlılarının özel bir yeri vardır. Mafiş (hamur kızartması), demire basma, yoğurt tatlısı, revani bunların başında gelir. Konuklara karanfil, tarçın, lohusa şerbeti ikram edilir sonra aile büyüklerinden biri kıbleye dönerek bebeğin kulağına ezan okur, gamet getirir ve çocuğun adını üç kere kulağına tekrarlar ve bebeğin ismi konulurdu.[2]   Ancak çocuk sahibi olamayan kadınlar diğer yörelerde olduğu gibi çeşitli yollara başvurmuşlardır. Bunların başında adak yerlerini ziyaret etmek gelmektedir.

 

Doğacak olan çocuğun cinsiyetini saptamak için ateşe şap atmak. Şap yanınca kabarmaya başlarsa doğacak çocuk erkek, kabarmazsa kız olacağına inanılırdı. Bunun yanında gebenin sütünü bir bardak suya damlatma inancı da vardı. Süt dağılmadan dibe inerse erkek, dağılırsa kız çocuk olacağına inanılırdı. Gebenin örülü saçları, düğmeleri çözülmesi, evdeki kapıların ve sandıkların kilitlerinin açılması, gebe kadının bağırışlarının başkalarınca duyulması çok günah sayılması, duyanların günahları bağışlanana dek çocuğun doğmayacağına inanılması gibi gelenek görenekler hurafe niteliğindedir. İslam ile bağdaşmayan, totemli hareketler gülünç olan adetler zamanla kendiliğinden ortadan kalkmıştır. Birkaç kez çocuğu olup ölen anneler kendilerince tedbirler almışlardır. Mesela üç çocuktan birer çivi alınarak demirciye gece yarısı bir bilezik yaparak çocuk doğar doğmaz bu bilezik koluna takılması gibi çocuğu bakır tepsinin içine doğurtup sonra tepsinin bir yoksula verilmesi gibi çocuğu ölmemiş birkaç anneden birer parça bez alınır. Bunlardan dikilen gömlek, doğar doğmaz çocuğa giydirilmesi gibi adetler, bu hususta yaşanan kötü yaşantılar zamanla değişmiş cahilane göreneklerden arındırılmıştır. [3] Doğum olduktan sonra doğan bebeğin göbeği kesilirken ebe tarafından bebeğe göbek adı verilir. Çocuğun ellerinin doğduğu zamanki durumuna göre geleceğine ilişkin tahminler yürütülür. Örneğin elleri kulaklarına doğru kalkmış durumdaysa ileride büyük adam olacağına, göğsünde ise bilgiç olacağına, doğar doğmaz ellerini bir şey arar gibi kımıldatırsa iyi huylu olacağına inanılır.

 

Loğusaya özel bir özen gösterilir ve "al basmasına" uğramaması için çaba harcanır. Bu nedenle ölü evinden gelenlerin bir yere uğramadan loğusaya gelmelerinin, kırklar çıkmadan iki loğusanın görüşmesini ve loğusanın yalnız kalmasının sakıncalı olduğuna inanılır. Ayrıca loğusa al basmasından korunabilmek için kırmızı kurdele bağlar. Otuz gün boyunca anne dışarı çıkmaz. Hep evde kalarak bebeğiyle ilgilenir. Yirmi yedi veya yirmi dokuzuncu gününde çocuk yıkanır. Günün tekli sayılarla bitmesine dikkat edilir. Suyun içine bir gümüş, bir altın yüzük atılır. Ayrıca bir süpürge çöpünü yirmi dokuz kez parçalayıp suya atılır. Bu suyla önce bebek sonra anne yıkanır. Sabahtan yıkanma işlemi bittikten sonra öğleden sonra en yakınlarına kırk uçurmaya giderken genç anne güzel giyinip süslenirse ileride bebek büyüyüp genç kız veya delikanlı olunca, süsün giyiminin yakışacağına inanılır. Bebek kırk uçurmaya gittiği yerden boş döndürülmez. Anne ve bebeği, bütün yakınlarını dolaşarak kırk uçururlar. Çocuk altı aylık olunca babasının cebinden para aldırılır. Çocuğun aldığı paraya göre yorum yapılır. Çocuk az para aldıysa ileride nasibinin az olacağına, çok aldıysa nasibinin çok olacağına inanılır. Çocuğun aldığı parayla akşam ellerine kına yakılır. İsteğe göre bu akşam eğlence de düzenlenir.

 

Evlenme ve Düğün Adetleri

 

Her yörenin, obanın, köyün düğünleri farklılıklar gösterse de hepsinde genellikle üç aşamalı; söz kesme, nişan ve düğün olarak esasta birlik vardır. Düğün ve evlenme geleneklerinin canlı olarak yaşandığı yer köylerdir.  Günümüzde köylerde geleneksel özelliklerini yitirmişlerdir.[4]  Kırsal kesimde uygulanan bu adetler gün geçtikçe azalmakta ve çağa yenik düşmektedir. Kırsal kesimde uygulanan evlilik aşamaları şöyledir:

 

Görücü usulüyle kız beğenilir. Erkek tarafı yakınlarından birkaç kişi ’’ mendil alma’’ için kız evine giderler. İlk gidişte iyi karşılanırsa ikinci gidişte kızı isterler, “kız evi naz evi", ’’kızımız küçük’’ gibi mazeretler ileri sürülür. Dünürler siz konuşun biz cuma günü nişanımızı getiririz derler ve kalkarlar. Kız istemeye gidenler ayakkabılarını çevrilmiş bulurlarsa kızın verileceği, çevrilmemişse verilmek istenmediğini anlarlar. Söz kesmeye "el öpme" de denir. Kız evinde verilen davette oğlan evi hazır bulunur ve söz kesimi gerçekleşir. Perşembe veya pazar gününe rastlayan bir gün için nişan tarihine karar verilir. Nişanda maddi güce göre her iki tarafta hediyeler alır ve nişanda bu hediyeler takdim edilir. Nişan merasimlerinde Oğuzların Çepni boyuna ait kavilleşme olduğunda kız babasıyla oğlan vekili kucaklaşarak öpüşürler ki buna ’’sakal öpülmüş’’ denir. Sakal öpülmüş demek söz kesilmiş mesele bitmiş demektir ve geri dönüşü olmaz.[5] Söz kesildikten üç gün sonra oğlan evinde bir heybe içine ekmek, bulgur, şeker, üzüm, çerez gibi şeyler doldurularak oğlan yengeleri tarafından kız evine götürülür. Ertesi gün yine heybeler içinde basma vs konarak oğlan anası yanına aldığı kadınlarla kız evine giderler. Gelin kız kaynananın elini öper önüne diz çöker, kaynana gelinin başına ak yaşmak örter ’’günün ak olması’’ anlamına gelir, Yaşmağın ucunda bir çeyrek lira altını bağlıdır. [6] Kayınvalide hediyelerini verdikten sonra kız yengesi gelin kızı diğer kadınların önlerine oturtur onlarda hediyelerini kızın başına örterler ve kız tekrar kayın validenin elini öptükten sonra çıkar gider. Erkekler ise bir kalbur içine bir al bez örtülerek erkeklerin yanına bırakılır. Evvela kayın peder bir altın atar sonra diğer erkeklerde birer ufak altın veya birer banknot atarlar. Bu toplananlarla kıza çeyiz alınır. Evvelce nişanlıların (kış davetleri) olurmuş şimdi bu adetler tamamıyla kalkmıştır.[7]

 

Oğlan evi düğün yapmaya karar verdiğinde kız evine haber gönderir.  Buna "düğüne okuma" denir. Düğünün başladığı gün kadınlar arası eğlence yapılır ve buna "ikindi kınası" denir. Erkekler keşkek döver, kına gezdirir ve misafirleri ağırlar. Bütün bunlar damadın yakın arkadaşı "sağdıç" ve arkadaşları tarafından yapılır.  -Sağdıçlık Çepni boyunda çok kıymetlidir. Öyle ki gelinin eşi genç yaşta ölmüş olsun gelin katiyetle o sağdıçla evlenmez çünkü sağdıçlık kardeşliktir.[8] Bir de bayraktar vardır. Bu kişi düğün konvoyunun önünde Türk bayrağını taşıyan kişidir. Köylünün -fakir dahi olsa- düğün için yaptığı masraf İkinci gün "oturma" adı verilen eğlenceler yapılır. Bu günün akşamında da "Kına Gecesi" gerçekleştirilir. Düğünün ikinci günü davetli evlerden davul zurna eşliğinde hediyeler toplanır. Düğün eğlencelerinde kızlar ve erkekler ayrı evlerde toplanarak oyunlar oynanıp, maniler söylenir. Düğünün son gününde "Gelin Çıkarma" yani gelin alma gerçekleşir. Günün sabahında damadın arkadaşları toplanıp başta bayraktar ve arkasında konuklar ve akrabalarla kız evine giderler. Davullar gelin evine gelirken çalınmaya başlanır kız evinde ağlaşmalar olur. Bu olayla ilgili şöyle mani söylenmiştir; Çalgının gelişine/ Kuzunun meleyişine/Anası dayanamamış/Kızının ağlayışına  [9] Çalgılar eşliğinde kız evinden dışarı çıkar ve gelinin başına bereket gelmesi amacıyla buğday serpilir. Kaynana gelinin başına şeker serper, bu şekerden alıp yiyenin dişleri ağrımadığına inanılırdı. Bu geleneğin adı ’’Küçük Heybe"dir.’ [10] Böylece damat evine getirilir. Bu arada kızın çeyizi -sepisi-  bu düğün kervanıyla birlikte veya daha önce erkek evine taşınır. Gelin erkek evine geldikten sonra odasına çıkarılır. Camide yatsı namazını kılan ve arkadaşları tarafından eve getirilen damat çeşitli şakalarla birlikte gerdeğe girer. Birkaç gün sonra da kız evi ve erkek evinin ziyaretleriyle evlilik töreni sona erer.

 

Sünnet Adetleri

 

İslam dininin gereklerinden olan her erkek çocuğunun sünnet edilmesi halk arasında bazı gelenekleri beraberinde getirmiştir. Sünnet düğünleri eskiden cuma günleri yapılırdı. Şimdilerde cumartesi öğleden sonra başlar pazar günü akşam biter. Düğün sahibi düğünden önce bir takım hazırlıklara başlar. Okuntu verilenler düğüne gelirken çeşitli hediyelerle gelirler. Yengeler, sünnet çocuğunun karyolasını süsler. Yemekler hazırlanır. Cumartesi akşamı kadınlar toplanıp mevlit okunur mevlit bittikten sonra sünnet olacak çocuk ortaya oturtulur ve eline genellikle sırça parmağına kına yakılır. Sünnet çocuğuna kınayı yengeler yakar. Düğün sahibi yani sünnet çocuğunun annesi kına yakan yengelere iğne oyalı bez örtü verir. Orta yerde kına yakılırken sünnet çocuğunun yakınları para takarlar. Bir süre sonra kalabalık dağılır. Pazar günü davetliler sabah 10.00 -13.00 civarı verilen davete gelirler. Davete gelenlere sofra açılır, yemek verilir. Sünnet çocuğuna davetliler para, altın takarlar. Davetliler yemeklerini yedikten sonra sünnet çocuğunu gezdirmek için beklerler. Bir at getirilerek sünnet çocuğu bu ata bindirilir. Atın üstüne duvar halısına benzeyen küçük ipek dokuma halı serilir. Atın kulak kısmına kırmızı veya mavi krep asılır. Bunun yanında havlu, çamaşır vb. de asılabilir. Bütün bu asılanlar daha sonra atın sahibine kalır. Ata bindirilen sünnet çocuğu davul zurna eşliğinde, atın arkasında konvoy oluşturan yakınlarının kullandıkları arabalarla mahalle aralarında gezdirilerek tekrar düğün evine gelinir. Daha önce bir yakını tarafından tembihlenen çocuk attan inmez. Çocuğun attan inmesi için yakın akrabaları ve babası vaatlerde bulunur. Çocuk istediği şeyi almaları için "Tamam " dedirtinceye kadar attan inmez. Bu pazarlıktan sonra attan inmeye razı olan çocuk attan inerken başından şeker serpilir. Attan indirilen çocuk yakınları tarafından sünnet odasına götürülür. Erkekler tekbirler, salâvatlar getirirler, kadınlar dışarıda ellerine oklava alarak çocuk sünnet oluncaya kadar yuvarlarlar. Çalgılar bütün şiddeti ile çalarken bir kaç erkek (Hele aya bak, kuşa bak!)  diye çocuğu kandırır. Bu sırada çocuk sünnetçi tarafından sünnet edilir. [11]

 

Askere Uğurlama Adetleri

 

Askerlik çağı gelen ve askerlik kâğıdı gelen gençler akrabaları ve komşuları tarafından toplu olarak her öğün ayrı evde olmak üzere yemeğe davet edilirler. Her genç helalleşip evinden ayrılırken işleri yolunda gitsin diye arkasından su dökülür. Askere gidecek gençlerle, köy halkı köy meydanında toplanır ve köy imamı çağrılarak dua edilir. Askere gidecek gençlere Vatana kurban olsun diye kına yakılır. Şimdilerde bu ’’Asker Eğlencesi’’ adı altında yapılır. Bu törene gelenler askere gidecek gençlerin cebine para koyarlar. Askere gidecek gençler otobüse bindirilirken marşlar söylenir. Davul zurna eşliğinde birlikte oyunlar oynanır. Arabaya bindirilirken asker defalarca havaya atılır. ’’En büyük asker bizim asker tezahüratlarıyla’’ bindirilir.  İstiklal Marşı’mız söylendikten sonra uğurlanır. Gençler askere uğurlandıktan sonra askere giden gençlerin evleri ziyaret edilir. Askere giden gencin evine huzur içinde dönmesi için gencin ailesi tarafından "sıvık hamur"dan saç üzerinde çırpma pişirilerek bu hamur işi komşulara dağıtılır. Bu olaya "Döndürme" de denilmektedir. Yörede askerliğini yapmayanlara kız dahi verilmezdi.

 

Bayram Adetleri

 

Bayram adetleri de yöre yöre çeşitlilik gösterse de esas üzerinde bayram merasimi bayram namazına müteakip ahalinin cami avlusunda bayramlaşarak başlar. Hısım akraba ziyaretleri ile başlayan bayramlarda, önceleri bayramın birinci günü genellikle gençler güzel giysilerini giymezler ölülerine ve gurbette ki akrabalarına yas tutarlar, ikindi üzeri kabir ziyaretleri ölülerine Yasin-i şerif okurlardı.  İkinci gün başlayan eğlence - iş zamanı değilse- on gün devam eder. İkinci gün bütün gençler güzel elbiselerini giyinerek bayram mahaline toplanırlardı. [12] Erkekler eskiden zeybek oynar. Kızlar kendi aralarında toplanıp şarkılar, türküler, maniler söylerlerdi. Daha sonra birlikte çelik-çomak, dokuz taş, zekmene, çıngırık, kaydırak gibi oyunlarla vakit geçirirlerdi.  İşte bu surette bayramın bir haftası tatlı eğlencelerle geçerdi.

 

Hıdrellez Adetleri

 

‘’Kul bunalmayınca Hızır yetişmez, Hızır’ın eli değmiş’’ gibi halk arasında özlü sözler sayısız maniler bu inancın ne kadar köklü olduğunu gösterir.[13] Halk arasında kullanılan takvime göre eskiden yıl ikiye ayrılmaktadır: 6 Mayıs’tan 8 Kasım’a kadar olan süre Hızır günleri adıyla yaz mevsimini, 8 Mayıs’tan 6 Kasım’a kadar olan süre ise kasım günleri adıyla kış mevsimini oluşturmaktadır. Bu yüzden 6 Mayıs günü kış mevsiminin bitip sıcak yaz günlerinin başlaması ve hayat suyu (ab-ı hayat) içerek ölümsüzlüğe ulaşmış Hızır’ın yeryüzüne inip zor durumda olan insanlara yardım ettiği gün olması nedeniyle mevsimlik bir bayram olmuştur. Hızır inancının yaygın olduğu ülkemizde Hıdrellez Bayramı etkin olarak kutlanmaktadır. Hıdrellez günü yeşillik alanlarda, su kenarlarında veya türbe, yatır yakınlarında yapılır. Bu yerlere gidilerek bahar bayramı coşku içinde kutlanır. [14] Hıdrellez’den önce çeşitli hazırlıklar yapılmaktadır. Bu hazırlıklar, evin temizliği, üst-baş temizliği, yiyecek içeceklerle ilgili hazırlıklardır. Hıdrellez gününden önce evler baştanbaşa temizlenir. Çünkü temiz olan evlere Hızır’ın uğrayacağı düşünülür. Aynı zamanda Hızır’ın eve kolay girip bolluk bereket getirmesi için kapı ve pencereler açık bırakılır. Gece ateş yakılır gençler ateşten atlayıp dilek tutarlar ve ateşin etrafında yöre oyunları oynanır. Akşamdan iki adet soğan yaprağı kesilir biri sefa biri cefadır. Hangisi sabaha büyürse dileği o yönde gerçekleşeceğine inanılır.[15] Hıdrellez günü sabah eğer gidilen yerde akşama kadar kalınacaksa yemek çok malzeme halinde götürülür ve yemek orada pişirilir. Hıdrellez’de yapılan yemekler şunlardır: - Kuzu eti, yaprak sarması, sebze, börek, pilav, İrmik veya un helvası, bazen sütlaç. Akşama kadar kalınmayacaksa yemek yapılmaz sabahleyin süt ve sütlü kahve içilir.  [16] Hıdrellez günü, Hızır ve İlyas peygamberlerin buluştukları gündür. Hızır ve İlyas kardeşler mayıs ayının ilk cuma günü iki kapılı bir camiye Cuma namazı kılmaya gelirlermiş, camiye ayrı kapılardan girerek selamlaşırlarmış. Hıdrellez günü halk arasında birçok inanmalar vardır. Ehemmiyetli olanlar ise şöyledir.   Balıkesir’de Çırpılı Dede bir de Çömlek Kıran Dede diye bilinen yerlere gidilir orada adaklar yapılır. [17] Bugün genç ihtiyar herkes yeşillik üzerinde yuvarlanır çünkü hastalıkların dertlerin döküldüğüne inanılır. Hıdrellez günü havada hiç bulut bulunmaz. Yerden bir taş kaldırılır altından çıkan hayvana göre mana verilir. 5 Mayıs’ı 6 Mayıs’a bağlayan gece gül dallarına bozuk paralar kırmızı atlas keselere sarılarak bağlanır bunun amacı önümüzdeki yılın bereketli geçmesidir. Ev, mal, mülk sahibi olmak isteyenler sahip olmak istediği şeyin çöpten maketini yaparlar.[18]  Adağı yerine gelen kişi bir yıl sonra hıdrellez günü tekrar bu yerlere gelir. Çömlek Dede’nin bulunduğu yere çömlek getirerek kırar. [19] Balıkesir’in belli başlı Hıdrellez yerleri; Sütlüce Bayırı, Yağ pınar, Yel değirmenleri denilen Toygar Tepe’dir.[20]

 

Cenaze Adetleri

 

Yöremizde cenaze merasimleri İ. Hakkı Atay’a göre ’’Yüzümüzü kızartacak mahiyettedir. Farklı totemler ve şekillerle ruhani manalar çıkarılır ve mezar taşlarında bile bulunur, türlü manalar ifade ederlerdi’’ diyerek bunu Halkiyat kitabında geniş manada anlatmıştır. Balıkesir’de ve genel olarak hemen hemen her bölgede ölüm döşeğinde olan hasta ağırlaştığında hastaya tövbe istiğfar ettirilir ve hissettirmeden vasiyet ettirmeye mecbur ederler. Hastanın yanında komşu ve ziyaretçilerin fazla kalması adet değildir. Yakın akrabaları başından ayrılmazlar. Hastaya Yasin-i Şerif okunur ve pamukla ağzına su veya varsa Zemzem akıtılır. (Bunun sebebi hasta susadığı zaman şeytan bir bardak su ile gelir ve imanını ver sana bu suyu vereyim dermiş hasta da susadığı için imanını şeytana verirmiş onun için hastaya sürekli bir kişi su verirmiş) Eğer hasta ikindiden sonra vefat ederse cenaze ertesi güne kalır. (Bunun sebebi ise cenaze evine doymadan kaldırılırsa günah imiş)  Buna ’’Cenaze rahat döşeğine yatırıldı’’ denir. [21] Ölümünden sonra sırtüstü yatırılan ölüye yapılacak ilk iş ölünün çenesini çekmektir. Kollarını yana getirmek ve ayak başparmakların pamuk ipliğiyle bağlamaktır. Daha sonra ölü şişip patlamasın diye karnının üzerine kara saplı bir bıçak konur. Ölünün bulunduğu odaya kedi girmemesine özellikle dikkat edilir. Çünkü ölünün üzerinden atlayan kedinin cadı olacağına inanılır. Her hangi bir yerde biri ölünce Azrail’in kılıcını testilere soktuğuna inanıldığından, o mahalledeki tüm sular dökülür. Bazı yerlerde cenazenin göz, kulak, burun ve ağzıyla bütün parmakları arasına kafuri ile pamuk koyarlar. (Kafurinin kokusuna yılan gelmezmiş) Bazı yerlerde cenazenin eline ve ayağına kına koyarlar ve evin çeşitli yerlerine baharat koyarlar (Baharat Kabe’den geldiği için onun kokusuna melekler gelirmiş) gibi inanışlar oldukça yaygındır.[22] Cenaze evine ölen kişinin yakınlarına baş sağlığı dilemeye gelirler. "Allah taksiratını affetsin.", " Allah sabırlık versin." , ’’ Allah yerinde dinlendirsin.’’ gibi teselli edici dualarla ölünün yakınlarının üzüntülerini paylaşırlar. Ellerinden gelen her türlü yardımı yaparlar. Bu da halk arasında kötü gününde bile kopmayan bir bağ olduğunu gösterir. Ölüm gününün ertesinde, sabah erkenden kefen su ve tabut hazırlanır. Bükülmemiş pamuk ipliğiyle mezar ölçüsü alınır, bu iplik daha sonra ölüyle birlikte gömülür. Ölü erkekse bir erkek, kadınsa bir kadın getirir. Su kazanının dibine çörek otu atılır. Ateş üflemeden yakılır. Su kaynadıktan sonra, yıkayıcı kefen biçer, ölü yıkamaya götürülünce döşeği kaldırılır. Yerine bir tabak un konur. Daha sonra bu un bir yoksula verilir. Su kazanının altında kalan yanmamış odun parçalar ile kül dışarı atılır. Böyle yapılmazsa o ailenin ölüyü unutamayacağına sürekli yüreğinin yanacağına inanılır.

 

Ölü evden çıktıktan sonra, hemen arkasında dışarıda bulunan çocuklara şeker, bisküvi dağıtılır. Mevtadan geriye kalan elbiseleri de yoksullara dağıtılır. Kadınlar ölü evden çıktıktan sonra mevlit okurlar. Cenaze evden çıktıktan sonra camii cemaatiyle birlikte vakit namazı arkasından helallik alınır, mezarlıkta dualarla defnedilir. Ölünün gömüldüğü ilk gece tevhit çekilir. Daha sonra gece boyunca Tebareke okunur. Tebarekelerin akşam ile yatsı arasında okunmasına dikkat edilir. Yedinci gün mevlit okunur. Bu arada üçüncü gün "gödek" denilen lokma pişirilip, yakınlara ve fakirlere dağıtılır. Yedi gün boyunca eş dost konu-komşu, tanıdıklar ölü evine yemek getirirler. Kırkıncı ve elli ikinci gün yine kadınlar ölü evinde toplanarak mevlit okurlar. Cüz okunur, hatim indirilir. Mevlide daha fazla kişi çağrılır. Genellikle tanıdıklar ve fakirler gelir sofra atılıp yemek verilir. O günlerde ölen kişi anıldığı gibi hayır da yapılmış olur.

 

Yağmur Duası

 

Günümüzde varlığını devam ettiren bir başka gelenekde yağmur duasıdır. Eskiden beri süre gelen ancak bugün kısmen unutulmuş adet ve geleneklerimiz bulunmaktadır. Yağmur duası katılanları itibariyle önemli bir tören olma özelliği gösterir. [23] Genelde cuma günleri bir türbe yanına gidilerek yağmur duası yapılır. Duadan önce yemek veya lokma dağıtılır. Dua yapıldığı sırada eller yere çevrildiği gibi ceketlerde ters giyilir. Ayrıca bütün çocukların dua edilen yerde olmasına özen gösterilir. Duadan sonra herkes elindeki su kaplarıyla birbirlerine su atar. Böylece duaların kabul olacağına inanılır. Halkın da yağmur yağması için yaptığı çeşitli törenler vardır. Bu törenlerden birisi  "kepçecik"  törenidir. Bir grup çocuk tarafından uygulanan "kepçecik" şöyle yapılır: Anasının ilki olan bir çocuğun bedenine bir hasır dolanır, başına da bir tencere geçirilir. Ayakları da çıplak olduğu halde beline bağlanan bir iple çekilerek ev ev gezdirilir. Her varılan evde kepçeciğin başına su serpildikten sonra çocuklara yiyecek veya para verilir, çocuklar bunları aralarında paylaşırlar.

 

Balıkesir halkiyatına dahil olup bugün maziye karışmış bazı göreneklerimiz vardır ki şimdi bunların etüdüne imkan kalmamıştır. Öğretmen Kemal Özer Bey’in Kaynakta neşrettiği makalelerinde anlattığı Helva Sohbetleri, Arifaneler (Halk arasında Erfeneler ) olarak anlattığı yapılan masrafların ortak karşılandığı eğlenceler ve Kalkan oyunu denilen tarihi Kara İsa oğlu Aclan Bey’in bu Kalkan oyunuyla vakit geçirdiği sabittir. Kalkan oyunlarında şöhret almış önemli kişiler olduğunu nakletmiştir. Kalkan oyunu Türk gururunu okşadığı ve Türk yiğitliğini düşmana karşı gösterdiği için oynanan oyun çok rağbet görmüş ve daha sonra idman şekline dönüşmüştür.  [24]

 

Bunlardan başka daha unutulmuş pek çok adet, gelenek göreneklerimiz olduğu gibi çok yakın bir gelecekte bu gelenek ve görenekler zamanın getirisine göre kısmen değişecek veya bir kısmı unutulacak yeni yaşantılar yoluyla adetleşecek, değişime uğrayacaktır. Bu gelenek görenekler içinde bazıları komik gelecek, bazıları nazarı dikkate alınacak ve kısmen de yaşatılmaya çalışılacaktır. Bizim üzerimize düşen bu kültür içinde yaşayan paydaşların mutlu, huzurlu bir şekilde yarınlara ulaşması ve kimliğinin önemli dokuları olan bazıları yanlış gelse dahi “Atalarımız döneminde bunlar bunlar da yapılıyormuş. Biz bunları gördük, sahiplendik ve gelecek nesillere aktarımını sağladık." diyebilmektir. Çünkü ilerleyen zamanda bu kültürden gurur duyan ona saygı duyan nesiller yetişip yanlışı doğrusu ile atalarını merak eden bir nesil illaki olacaktır.

 

Kütüphanelerimizi dolduracak kadar zengin bir hazine olan halk edebiyatının yaşaması ve yaşatılması sadece bölge bölge derlenerek mozaiğin ayrı motiflerini oluşturan ahenk bütünlüğü bozulmadan ilerlemelidir. Atasözleri, bilmece, şaşırtmacalar, türkü, maniler mahalli adetler derlenerek gelecek nesillere aktarılmalıdır. Bin bir emekle vücuda getirilen çalışmalar kaybolmadan gelecek nesillere aktarılmalıdır.

 

[1] Akay, İ. Hakkı, Balıkesir Halkiyatı Cilt 1. sayfa 113

[2]  Balıkesir Rotary  Kulübü, Halk Bilimi, Bir Kentin Kimliği, sayfa 350

[3] Akay, İ. Hakkı, Balıkesir Halkiyatı Cilt 1. sayfa 114-116

[4] Balıkesir Valiliği, Türkiye Cumhuriyetinin 75. yılında Balıkesir, sayfa 111

[5] Akay, İ. Hakkı, Balıkesir’de Çepniler, sayfa 61

[6] Balıkesir Valiliği, Türkiye Cumhuriyetinin 75. yılında Balıkesir, sayfa 112

[7] Akay, İ. Hakkı, Balıkesir Halkiyatı Cilt 1. sayfa 122

[8] Akay, İ. Hakkı, Balıkesir’de Çepniler, sayfa 62

[9] Akay, İ. Hakkı, Balıkesir Halkiyatı Cilt 1. sayfa 124

[10] Balıkesir Rotary  Kulübü, Halk Bilimi, Bir Kentin Kimliği, sayfa 351

[11] Akay, İ. Hakkı, Balıkesir Halkiyatı Cilt 1. sayfa 118

[12]Akay, İ. Hakkı, Balıkesir Halkiyatı Cilt 1. sayfa 134 

[13] Balıkesir Valiliği, Balıkesir Hıdrellez Kültür Bahar Bayramı, Önsöz

[14] Balıkesir Rotary  Kulübü, Halk Bilimi, Bir Kentin Kimliği, sayfa 359

[15] Balıkesir Valiliği, Balıkesir Hıdrellez Kültür Bahar Bayramı, sayfa 1

[16] Akay, İ. Hakkı, Balıkesir Halkiyatı Cilt 1. sayfa 147

[17] Balıkesir Valiliği, Balıkesir Hıdrellez Kültür Bahar Bayramı, sayfa 2-3

[18] Balıkesir Rotary  Kulübü, Halk Bilimi, Bir Kentin Kimliği, sayfa 360

[19] Balıkesir Valiliği, Balıkesir Hıdrellez Kültür Bahar Bayramı, sayfa 3

[20] Akay, İ. Hakkı, Balıkesir Halkiyatı Cilt 1. sayfa 149

[21] Akay, İ. Hakkı, Balıkesir Halkiyatı Cilt 1. sayfa 156

[22] Akay, İ. Hakkı, Balıkesir Halkiyatı Cilt 1, sayfa 156

[23] Balıkesir Rotary  Kulübü, Halk Bilimi, Bir Kentin Kimliği, sayfa 361

[24] Akay, İ. Hakkı, Balıkesir Halkiyatı Cilt 1. sayfa 139-145

 

EFSANE ve İNANIŞLAR

 

Efsanenin başlıca niteliği inanış konusu olmasıdır; onun anlattığı şeyler doğru, gerçekten olmuş gibi kabul edilir. Düz konuşma diliyle ve her türlü üslup kaygısından yoksun, hazır kalıplara yer vermeyen kısa bir anlatıdır. Bir destan parçası karmaşık ve uzun soluklu anlatı bütününden kopup kendine özgü üslup niteliklerini, sanatlık süslemeleri yitirince, sadece olağanüstü yönleriyle bir kişiyi ya da bir olayı bildirme göreviyle sınırlanınca efsane olur. Efsane kendine özgü bir üslubu, kalıplaşmış, kurallı biçimleri olmayan, düz konuşma dili ile bildirilen bir anlatı türüdür.  Efsaneler şahıs, yer ve hadiseler hakkında anlatılırlar. Anlatılanların inandırıcılık vasfı vardır. Umumiyetler şahıs ve hadiselerde tabiatüstü olma vasfı görülür. Efsanelerin belirli bir şekli yoktur; kısa ve konuşma diline yer veren bir anlatımdır.

 

Pertev Naili Boratav, efsaneleri yaradılış efsaneleri (Oluşum ve donuşum efsaneleri, evrenin sorunu (mahşer ve kıyamet günlerini) anlatan efsaneler, tarihlik efsaneler, olağanüstü kişiler, varlıklar ve güçler üzerine efsaneler, dinlik efsaneler şeklinde 4 gruba ayırmıştır.

 

Balıkesir Yöresi’ne ait bazı efsane örnekleri:

 

Sarıkız Efsanesi

 

Marmara ve Ege bölgelerini birbirinden ayıran ve genç dağlar grubuna giren Kazdağları’nın en yüksek tepesine Sarıkız Tepesi adı verilmektedir. Bu tepenin adı hakkında pek çok efsane anlatılmaktadır.

 

Çok eski zamanlarda Güre Köyü’nde çok güzel bir kız varmış. Bu kızı köyün bütün gençleri sever ve evlenmek isterlermiş. Adı Sarıkız olan bu güzel kızın babası ise bin bir zahmetle büyüttüğü kızını, talip olan gençlerin hiç birine vermezmiş. Bunun üzerine gençler Sarıkız’a iftira etmişler. Köylüler de Sarıkız’ın babasına giderek: "Kızın kötü yola saptı. Ya kızını öldürürsün ya da buralardan çekip gidersin" demişler. Düşünüp taşınan baba, kızını öldürmeye kıyamaz; ancak köylülerin yüzüne bakabilmek için Sarıkız’ı gözden uzak tutmak gerektiğini düşünür. Kızını yanına alan baba, Kazdağı’nın zirvesine çıkar ve güttükleri kazlarla birlikte kızını bırakıp geri döner. "Kurt kuş yerse de gözüm görmesin, yaşarsa da herkesten gizli yaşasın" demiş.

 

Kaz Dağları’nda kalan Sarıkız ölmemiş ve kazlarını gülmeye devam etmiş. Hatta yolunu, izini kaybedenlere yardımcı olmuş. Bu durum kısa zamanda babasının kulağına gitmiş. Kızının ölmediğini öğrenen baba, Kazdağı’na kızının yanına çıkmış. Dağda kaz çobanlığı yapan Sarıkız, babasını görünce sevinmiş, ona yemek ikram etmiş. Yemek sırasında babası kızından su istemiş. Sarıkız elini uzatarak kilometrelerce aşağıdaki Güre çayından su alarak babasına vermiş. Babası kızının ermiş olduğunu görünce pek sevinmiş.

 

Sarıkız’ın öldüğü ve bugün kabrinin bulunduğu yere Sarıkız Tepesi, babasının öldüğü yere ise Babatepe veya Kartaltepe adı verilmektedir.

 

Başka bir efsaneye göre de delikanlının biri güzeller güzeli bir kıza aşık olmuş. Kız, evlenme şartı olarak, delikanlıdan gücünü ispatlamasını istemiş. Bu şarta göre delikanlı sırtına yüklenen tuz çuvallarını taşımak zorundadır. Delikanlının sırtına tuz çuvalları yüklenmiş. Yamaçtan tırmanırken çuvallar dengesini kaybetmiş ve delikanlı yuvarlanarak göle düşmüş. Tuzlar ıslandıkça çuvallar ağırlaşmış ve delikanlıyı suyun derinliklerine çekmiş. Köy halkı bu acıya sebebiyet verdiği için kıza öfkelenmişler. Ona yumurtalar atmışlar. Sarı Kız adı da buradan kalmış.

 

Öfkeleri yatışmayan köylüler babasına giderek kızını şikayet etmişler ve onu yok etmesini istemişler. Babası yumurtalara bulanmış kızını alıp tepeye çıkmış. Kızını öldürmeden önce abdest alıp namaz kılmak isteyen baba kızından su bulmasını istemiş. Kız delikanlının boğulduğu gölün suyundan getirmiş. Su tuzlu olduğu için babası yeniden tatlı su bulup getirmesini istemiş. Bunun üzerine kız ayağını yere vurmuş, o anda yerden bir kaynak suyu fışkırmaya başlamış. Durumu gören babası kızının ermiş olduğunu anlamış ve onu öldürmekten vazgeçmiş. Kimsenin zararı dokunmasın diye de suyun etrafını taş duvarla çevirmiş.

 

Kaz Dağları’nın zirvesindeki bu kaynak, bugün hala yörede şifalı olarak bilinmektedir. Ayrıca hem Sarıkız’ın, hem de babasının öldükleri yerler kutsal sayılmaktadır. Babasının öldüğü ve bugün kabrinin bulunduğu kabul edilen yere Kartaltepe veya Babatepe; Sarıkız’ın kabrinin olduğu tepeye ise Sarıkız Tepesi adı verilmektedir.

 

Kaz Dağları’nın zirvesinde bulunan Sarıkız’ın kabri bugün de yöre halkı tarafından ziyaret edilmektedir. Her yıl 14-16 Temmuz tarihleri arasında Akçay’ da yapılan Zeytin Festivali’nde Sarıkız da temsil edilmektedir. Ayrıca Sarıkız’ın kabri başında herkesin dileğini yazabildiği büyük bir dilek defteri bulunmaktadır.

 

Hasan Baba Yatırı

 

Kabri hakkında pek çok efsane anlatılan bu Hasan Baba hakkında M. Yasa ile H. Korkut, Şakayık-ı Numaniye’den naklen Hasan Baba hakkında şu bilgileri veriyorlar: "Bursa’da medfun Emir Buhari hazretleriyle münasebet tesis etmiştir. Emir Sultan vefat edeceği zaman yanındaki muhipleri irşat için makamlarına birini tavsiye veya tayin etmesini söylediler. Bunun üzerine Emir Sultan Hazretleri buyururlar: "Öldüğüm zaman sırra vakıf olan filan kimseyi bulursunuz. işte ancak o zatın vereceği cevaba bağlıdır. Bunun üzerine Sultan’ın tarif ettiği şahsı bulup, arzularını söylerler, kabul etmesi için ricada bulunurlar: İlk defa bunu reddeden Hasan Baba, Emir Sultan’ın vasiyetini söylediklerinde kabul eder ve sırra vakıf olduğunu göstermek için ve diğerlerinin arzusu ile şöyle buyururlar: Onlara "Semaya bakınız." buyurdular. Ol taife dahi çeşm-i zahir ile savbu semaya nazar idüp dide-yi batınla arş-ı muallaya teveccüh eylediklerinde Emir Sultan ile hocası Hasan’ı bir yerde cülus eylemiş gördüler. Bu vaka üzerine Hasan Baba’nın halifeliğe layık birisi olduğu anlaşılır."

 

Büyük veli Emir Sultan’ın halifesi olduğunu böylece öğrenilen Hasan Baba’nın dindar ve alim birisidir. O, şimdi kabrinin bulunduğu ve o zamanlar Arap Hanı’nın bir odası olan yerde yaşadığı için "Öldüğüm zaman beni buraya gömersiniz" diye vasiyet etmiş, öldükten sonra da bu vasiyeti yerine getirilmiştir. Hasan Baba’nın halife olmadan önce Zağnos Paşa Camii’nin helalarını temizlediği de söylenmektedir. Münzevi bir hayat sürmesine rağmen son derece alim bir zat olduğu, ilimizde Ayak Dedesi adıyla bilinen yatırın sahibi Şeyh Şemseddin Efendi’nin müridi olduğu da bilinmektedir. Bu tarihi bilgilerin yanı sıra Hasan Baba hakkında pek çok efsane ve inanış da vardır. Bunlardan en önemlisi kabrinin yerinin değiştirilemeyişi hakkında anlatılanlardır. 1932 yılında Hasan Baba’nın kabrinin bulunduğu yer bir mezarlıkmış. Belediye buraya bir hal yaptırmak istemiş. Fakat yatıra kimse el sürememiştir. Hatta belediye bir ameleye mezarı kaldırması için talimat vermiş. Fakat amele mezarın başına geldiği vakit, her tarafını bir titreme alıp, kazmayı kabre vuramamış. Gece ise Hasan Baba, amelenin rüyasına girmiş. Bizim son yıllarda derlediğimiz bir efsaneye göre ise Hasan Baba’nın kabrinin yeri belirsizmiş. Bir asker bir gün yemek için karpuz ile peynir alıp bir ağacın dibine oturmuş. Yemeğini yedikten sonra kalkmak istemiş, ancak bir türlü yerinden doğrulamamış. Etrafına toplanan insanların yardımına rağmen asker bir türlü yerinden kalkamamış. Sonunda halktan birisi: "Karpuzun kabuklarını temizle!" demiş. Ancak temizlik yapıldıktan sonra asker kalkabilmiş. Bu olaydan sonra burada Hasan Baba’nın kabri olduğu anlaşılmış. Bu olaydan sonra buraya yerden bir iki metre yükseklikte, beyaz sıvalı, üst tarafı yeşil renkli / sanduka şeklinde bir kabir yapılmıştır.

 

İnanışlar

 

Batıl inanışlara günümüzde çok sık rastlanmamakla birlikte, bazılarının özellikle köylerde uygulandığı görülmektedir.

 

Bu inanmalardan bazıları şunlardır:

 

-Bazı köylerde büyüye inanılır. Büyü tutmaması için küçük enam, gümüş, yılan kemiği takılır, bunları takan veya taşıyan kimseyi büyü tutmayacağına inanılır.

 

-Nazar değme inanışları yaygın bir inanmadır. Böyle bir şey olunca nazar duaları okutulur. Küçük yaştakilere nazarlık ve çitlenbikten yapılan özel nazarlıklar takılır.

 

-Nazardan korunmak için çörek otu evlerde kapı arkalarına, hamile kadınların elbiselerine konulur ve çocuklara yedirilir.

 

-Hayvanlara nazar değerse yedi mezardan çırpı alınır, hayvanın durduğu yerde tütsülenir.

 

-İftiraya uğramamak için kapının eşiğine oturulmaz.

 

-Akşam olunca evden tuz, soğan, sirke çıkmaz; çıkarsa evin bereketi gider.

 

-Delik tas asılırsa yağmurun yağmayacağına inanılır.

 

-İki bayram arasında nikah olmaz.

 

-Salı günü işe başlanmaz; başlanırsa iş sallanır, gecikir.

 

-Evin kapısı akşam gecenin şerri girmesin diye erken örtülür, sabahleyin ise sabahın hayrı girsin diye erkenden açılır.

 

-Hamur yoğrulurken odadan birisi çıkıp gidecekse, hamurun kabarmaması korkusu ile herhangi bir tencere kapağı hamur üzerine kapatılır.

 

-Kargalar köyün üzerinden mezarlığa doğru uçtuğunda bir kişinin öldüğüne veya öleceğine inanılır.

 

-İncir ağacı dibine yatılmaz.

 

-Kedi öldürenin minare yaptırması gerekir.

 

-Kızlar çeyizlerini hazırlarken, nasipleri kapanmasın diye, çeyizleri tersine katlamazlar.

 

-Duyulan kötü bir olayın başa gelmemesi için “şeytan kulağına kurşun" denir.



İlgili Makaleler